Her gün aynı kolye, bilezik ya da saati takıyorsun ve onsuz kendini tuhaf bir şekilde eksik hissediyorsun. Belki babanın eski saatidir, belki ilk maaşınla aldığın yüzük ya da nedenini bile bilmeden bağlandığın sıradan bir aksesuar. İlk bakışta basit bir estetik tercih gibi görünse de psikoloji, bu davranışın ardında hayal ettiğinden çok daha karmaşık zihinsel dinamiklerin saklandığını öne sürüyor. Ancak işin içine bilim girdiğinde, durum tahmin ettiğinden çok daha ilginç bir hal alıyor.
Baştan söyleyelim: bu yazı sana iki cümle okuduktan sonra teşhis koymaya çalışan o sinir bozucu makalelerden değil. Tam tersine, sana dürüst olmak istiyorum. Psikoloji dünyası şu anda ciddi bir “tekrarlanabilirlik krizi” yaşıyor. Evet, yanlış okumadın. Yıllarca “mutlak gerçek” olarak kabul edilen pek çok psikoloji araştırması, yeniden test edildiğinde aynı sonuçları veremiyor. Walter Mischel’in 60’lı ve 70’li yıllardaki ünlü marshmallow testi, çocukların gelecekteki başarısını öngördüğü iddia edilmişti ama sonradan metodolojik sorunlar ve göz ardı edilen sosyoekonomik faktörler yüzünden güvenilirliğini yitirdi. Roy Baumeister’ın 1998’deki ego tükenmesi teorisi, iradenin bir kas gibi tükendiğini söylüyordu ama 2016’da Perspectives on Psychological Science’ta yayımlanan büyük ölçekli bir çalışmayla çürütüldü. Hatta Strack’in 1988’de ortaya attığı ve gülümsemenin seni mutlu ettiğini iddia eden yüz geri bildirimi hipotezi bile 2016’da Wagenmakers’ın büyük replikasyon çalışmasında tutunamadı.
Peki bunun senin favori bileziğinle ne ilgisi var? İşte asıl ilginç olan nokta tam da burası.
Rutin, Ritüel mi Yoksa Gerçek Bir Takıntı mı?
Her gün aynı aksesuarı neden taktığını anlamak için önce şu temel gerçeği kabul etmeliyiz: insanlar tekrarı sever. Aslında sevmekten öte, tekrar bizi derinden rahatlatır. Kahveni hep aynı fincandan içmek, işe giderken aynı yolu kullanmak, Netflix’te aynı diziyi üçüncü kez izlemek… Bunların hepsi beynimizin “enerji tasarrufu modu”nun dışa vurumları. Nörobilim bize tekrarlayan davranışların prefrontal korteksin bilişsel yükünü azalttığını ve dopamin salınımını dengelediğini söylüyor. Wood ve Rünger’in 2016’da Annual Review of Psychology’de yayımlanan derlemesi bunu net bir şekilde gösteriyor.
Ama hep aynı aksesuarı takmak basit bir rutinden biraz daha ötede. Burada psikologların “sembolik nesnelere bağlanma” dedikleri şey devreye giriyor. Açık konuşalım: bilimsel literatürde “hep aynı kolyeyi takma” üzerine spesifik çalışmalar yok ama benzer davranış kalıpları üzerine bu olguyu anlamamıza yardımcı olacak epeyce araştırma var.
Örneğin, belirsizlik ve kaygı dönemlerinde insanların tekrarlayan davranışlara ve belirli nesnelere daha fazla bağlandığını biliyoruz. Sporcuların maç öncesi uğur ritüelleri Damisch ve meslektaşları tarafından 2010’da Psychological Science’ta incelendi ve uğurlu nesnelerin performansı gerçekten artırdığı gösterildi. Beck ve Forstmeier 2007’de Human Nature’da öğrencilerin önemli sınavlar öncesi “şanslı kalemler” aradığını belgeledi. COVID-19 pandemisi sırasında Brooks ve ekibinin 2020’de British Journal of Health Psychology’de yayımlanan çalışması, kaygıyı yönetme mekanizması olarak belirli nesnelere bağlanmanın arttığını ortaya koydu. Tüm bu davranışların ortak noktası ne? Kontrol ihtiyacı. Beck ve Forstmeier’in 2007 tarihli evrimsel teorilerine göre, kaygıyı azaltan ritüeller gerçek birer evrimsel uyum olarak işliyor.
Bir Nesneye Neden Bu Kadar Bağlanıyoruz?
İş kişisel kimliğe geldiğinde hikaye daha da karmaşıklaşıyor. O yüzüğü sen takıyorsun ama bir bakıma o yüzük de seni “takıyor”. Şöyle açıklayayım: o aksesuar zamanla kimliğinin bir parçası haline geliyor. İnsanlar seni “şu bileziği olan kişi” olarak tanımlamaya başlıyor ve sen de onsuz kendini eksik hissediyorsun.
Psikolojide “genişletilmiş benlik” teorisi diye bir kavram var. Sahip olduğumuz, özellikle uzun süre kullandığımız nesneler kimliğimizin fiziksel uzantıları gibi işlev görmeye başlıyor. Bu kavram William James tarafından 1890’da Principles of Psychology’de “maddi benlik” terimiyle ortaya atıldı ve Russell Belk tarafından 1988’de Journal of Consumer Research’te yayımlanan “Possessions and the Extended Self” makalesinde tüketici davranışları bağlamında geliştirildi. Nesneler kimliği, anıları ve duygusal bağları temsil eder. Babanın eski saatini taktığında sadece zamanı ölçmüyorsun: onunla olan bağını, aile tarihini, belki de olgunluğa giden yolculuğunu yanında taşıyorsun.
Ama dikkat. Pop psikoloji makaleleri bu noktada hep aynı tehlikeli mantıksal sıçramayı yapar: “Demek ki hep aynı küpeyi takan herkes kimlik krizi yaşıyor!”. Hayır, öyle çalışmıyor. Davranışların psikolojik anlamı kişinin bağlamına, sıklığına ve genel işlevselliğine bağlı olarak büyük farklılıklar gösteriyor.
Değişime Direnç mi Yoksa Beyin Tembelliği mi?
Beynimiz inanılmaz derecede tembel. Evet, doğru duydun. Evrim sürecinde beyin, mümkün olan en az enerjiyi harcayacak şekilde optimize olmuş. Bu yüzden rutinlere, alışkanlıklara ve tekrarlara bayılıyor. Her sabah hangi aksesuarı takacağına karar vermek çaba gerektiriyor, oysa “zaten hep onu takıyorum” düşüncesi beyin için çok daha konforlu. Beyin vücudun toplam enerjisinin yüzde yirmisini tüketiyor ve karar verme gibi süreçler glikoz tüketimini artırıyor. Gailliot ve meslektaşlarının 2007’de Journal of Personality and Social Psychology’de belgelediği gibi.
Ama madalyonun bir de diğer yüzü var: değişime direnç. Bazı insanlar için hep aynı aksesuarı takmak, sürekli değişen bir dünyada sabit bir nokta bulmak anlamına geliyor. Bu davranışı özellikle büyük yaşam geçişleri yaşayan insanlarda daha sık görüyoruz. Yeni bir şehre taşınan, iş değiştiren ya da önemli bir ilişkiyi bitiren kişiler genellikle tanıdık nesnelere daha sıkı sarılma eğiliminde oluyor. Bu olgu, Keefer ve ekibinin 2012’de Journal of Social and Personal Relationships’te yayımlanan stres koşullarında nesnelere bağlanma çalışmasında doğrulanmış ve insanların stres altında “geçiş nesnelerine” yöneldiğini göstermiş.
Bu tamamen doğal ve hatta sağlıklı bir başa çıkma mekanizması. Sorun, davranış günlük yaşamını zorlaştırmaya başladığında ortaya çıkıyor. O küpeler olmadan evden çıkamıyorsan, onları kaybetme düşüncesi panik atak tetikliyorsa ya da bu yüzden sosyal durumlardan kaçınıyorsan işin doğası değişiyor.
Sembolik Çapalar ve Duygusal Güvenlik Ağları
Hayat belirsizliklerle dolu. Bu böyle. Ve belirsizlik beynimizin en nefret ettiği şey. Bu yüzden kendimize küçük “güvenlik ağları” kuruyoruz. Kimisi için sabah rutini, kimisi için kahve içilen aynı kafe, kimisi içinse hep yanında taşıdığı bir aksesuar.
Psikologlar bu nesnelerin “geçiş nesneleri” olarak işlev görebileceğini teorize ediyor. Kavramı Donald Winnicott 1953’te “Transitional Objects and Transitional Phenomena” çalışmasında geliştirmiş ve 1971’deki “Playing and Reality” kitabında derinleştirmiş. Winnicott çocuklukta bir battaniye ya da oyuncak ayının anneden ayrılmayı kolaylaştırdığını açıklıyordu; yetişkinlikte bu mekanizma tamamen kaybolmuyor, sadece dönüşüyor. O bilezik ya da kolye, stresli bir toplantıya girdiğinde ya da yeni insanlarla tanıştığında sana psikolojik bir referans noktası sunuyor.
Ama dürüst olmak gerekirse: bu davranış üzerine spesifik çalışmalar oldukça sınırlı. İddiaların çoğu deneysel büyük ölçekli araştırmalardan ziyade teorik çerçevelere ve klinik gözlemlere dayanıyor. Psikolojinin tekrarlanabilirlik krizi bize kesin sonuçlar çıkarmadan önce temkinli olmamız gerektiğini öğretiyor.
Koleksiyoncu Ruhu mu Yoksa Kontrol İhtiyacı mı?
İlginç bir detay var: bazı insanlar tek bir aksesuara bağlanırken, diğerleri bütün bir aksesuar kategorisine neredeyse obsesif bir bağlılık geliştiriyor. Yüzlerce saat toplayan ya da her kıyafete farklı kolye uyduran ama asla kolyesiz çıkmayan insanları düşün.
Bu biraz farklı bir psikolojik mekanizmaya işaret edebilir. Kontrol ihtiyacı daha belirgin hale geliyor. “Hayatta kontrol edemediğim o kadar çok şey var ki, en azından bugün hangi aksesuarı takacağıma ben karar verebilirim” düşüncesi son derece yaygın. McAlister ve Pessemier’in 1982’deki “Explorations in Consumer Behavior” çalışması, yüksek içsel kontrol odağına sahip kişilerde koleksiyonculuğun stres azaltıcı etkileri olduğunu gösteriyor.
Bu davranış özellikle yüksek stresli ortamlarda çalışan, sürekli başkalarının beklentilerini karşılamak zorunda olan kişilerde sık görülüyor. Aksesuar seçimi, günün tamamen kişisel özerklikle alınan nadir kararlarından biri haline geliyor.
Sosyal Bir Sinyal mi Gönderiyorsun?
Hep aynı aksesuarı takmanın sosyal bir boyutu da var. Bu özellikle belirli gruplara aidiyeti temsil eden aksesuarlarda belirgin. Hep bir rock grubunun rozetini takmak, dini bir sembol taşımak ya da minimalist bir saati tercih etmek: bunların hepsi “ben kimim?” sorusuna görsel yanıtlar. Tajfel ve Turner’ın 1979 tarihli sosyal kimlik teorisi, nesnelerin grup aidiyetini nasıl işaret ettiğini ve sembolik tüketimde kimlik belirleyicileri olarak işlev gördüğünü açıklıyor.
İnsanlar seni bu aksesuarlar üzerinden tanımlıyor. “Hep o vintage saati takan kişi” dediklerinde, o saat sosyal kimliğinin bir parçası oluyor. Bu yüzden ondan vazgeçmek bu kadar zor: sadece bir nesneden değil, başkalarının seni tanıma biçiminden de vazgeçiyorsun.
Ya Obsesif Eğilimler Söz Konusuysa?
En hassas noktaya geldik. İnternette kolayca “hep aynı şeyi yapmak obsesif kompulsif bozukluğun belirtisidir” diyen makaleler bulursun. Ama dur, kendine teşhis koyma.
Gerçek şu ki obsesif kompulsif bozukluk ve benzeri durumlar karmaşık ve çok boyutlu psikiyatrik durumlardır. Tek bir davranış kalıbından yola çıkarak teşhis konulamaz. DSM-5’e göre, American Psychiatric Association’ın 2013 tarihli tanı kılavuzuna göre, OKB istem dışı müdahaleci düşünceler olan obsesyonlar ve tekrarlayan davranışlar olan kompulsiyonlarla karakterize edilir ve kişinin günlük işlevselliğini ciddi şekilde bozmalıdır.
Her gün aynı yüzüğü takıyorsan ama bu sana sorun yaratmıyorsa, sosyal, iş ya da ilişki hayatını olumsuz etkilemiyorsa, büyük ihtimalle endişelenecek bir şey yok. Ama o yüzük olmadan evden çıkamıyorsan, onu kaybetme korkusuyla sürekli kontrol ediyorsan ya da takmadığında uğursuzluk getireceğine inanıyorsan, profesyonel destek arama zamanı gelmiş olabilir.
Değişimin Psikolojisi: O Aksesuar Olmadan Ne Olur?
İlginç bir deney yapmak ister misin? “Vazgeçilmez” aksesuarını bir hafta takma. Evet, ciddiyim. Bu basit egzersiz sana kişisel psikolojin hakkında çok şey öğretebilir.
Bazı insanlar ilk gün hafif bir rahatsızlık hisseder ama sonra çabucak unutur. Bu, davranışın düşündükleri kadar köklü olmadığını gösterir. Diğerleri ise aksesuarın yokluğunu sürekli hisseder, bir eksiklik duygusu yaşar. Bu, nesneye daha güçlü bir bağlılığa işaret eder. Mazzucchelli ve ekibinin 2009’da Behaviour Research and Therapy’de incelediği alışkanlık tersine çevirme eğitimi gibi deneylerde bu geçici rahatsızlıklar doğrulanıyor.
Ama dikkat: bu deney tanısal bir araç değil, sadece kendini tanıma egzersizi. Katı sonuçlar çıkarmak yerine kendini merakla gözlemle: “İlginç, bu davranış benim için sandığımdan daha önemliymiş.”
Mitler ve Gerçekler: Psikologinin Sana Söylemediği Şey
Pop psikoloji makaleleri tipik olarak şunu yapar: karmaşık insan davranışlarını basit formüllere indirgemeye çalışır. “X yapıyorsan Y psikolojik problemi var”. Ama gerçek hayat hiç de bu kadar doğrusal değil.
Aynı davranış farklı insanlarda tamamen farklı anlamlar taşıyabilir. Birileri için her gün aynı kolyeyi takmak duygusal bağlılığın işareti, başkaları için sadece “alışmışım, neden değiştireyim ki”, diğerleri içinse derin bir kimlik ifadesi.
Ayrıca psikoloji bilimi sürekli gelişiyor ve eski “kesinlikler” sorgulanıyor. Yıllarca üniversite ders kitaplarını dolduran pek çok keşif bugün tekrarlanamıyor. Bu bize kategorik yargılardan kaçınmamız ve “henüz her şeyi bilmiyoruz” ihtimalini hep aklımızda tutmamız gerektiğini öğretiyor.
Belki Hiçbir Şey İfade Etmiyor ve Tamamen Normal
Kritik noktaya geldik: bazen bir puro sadece bir purodur. Freud’a atfedilen ve her şeyi aşırı yorumlama eğilimiyle alay eden ünlü söz gibi. Her gün aynı saati sadece yakıştığı, rahat olduğu ya da yenisini alma ihtiyacı hissetmediğin için takıyor olabilirsin. Ve bu tamamen normal.
Her davranışın ardında derin psikolojik anlamlar aramak modernliğin ilginç bir patolojisi. Bazen insanlar sadece alışkanlık yaratıkları olduğumuz için aynı şeyleri tekrar ediyorlar. Bunda yanlış ya da anormal hiçbir şey yok.
Sorulması gereken önemli soru şu: bu davranış beni mutlu ediyor, hayatımı kolaylaştırıyor mu yoksa zorlaştırıyor mu? Cevap “mutlu ediyor” ya da “nötr” ise büyük ihtimalle endişelenecek bir şey yok. Ama cevap “zorlaştırıyor” ise altında ne olduğunu keşfetmeye değebilir.
İnternetin bu köşesinde sana söylemek istediğim en önemli şey şu: kendini sürekli analiz etme baskısından kurtul. Evet, her gün aynı kolyeyi takıyorsun. Evet, belki ardında psikolojik sebepler var. Ya da belki yok. Her iki durumda da hala değerli, normal ve ilginç bir insansın.
Psikoloji bizi daha iyi anlamamız için araçlar sunuyor, bizi kategorilere hapsetmek için değil. O yüzük seni mutlu ediyorsa takmaya devam et. Değiştirmek istiyorsan değiştir. Her iki durumda da bu senin seçimin ve senin hikâyen. İnsan davranışları üzerine araştırmalar hala gelişme aşamasında. Pek çok soru işareti, sınırlı sonuç ve çelişkili bulgular var. Bu belirsizlik içinde en sağlıklı yaklaşım kendine karşı meraklı ama yargılayıcı olmamak. Gözlemle, sorgula, öğren ama kendini kusurlu ya da anormal olarak etiketleme.
Sonunda belki o aksesuar seni güzel bir anıya bağlıyor. Belki sana kontrol hissi veriyor. Belki de sadece hoşuna gidiyor. Sebep ne olursa olsun, bu senin hikâyen ve sen onun yazarısın. Psikoloji sadece arka plandaki müzik.
İçerik Listesi
